Caddebostan Sahili – I

İstanbul Halkının 21. Yüzyılda Eğlence Adetleri Üzerine Bir Deneme

Saatlerce devam edecek oyununun açılışında, Turgut Özakman; 1900’lerin İstanbul’unu -İstibdat devrinin, II. Abdülhamid saltanatının en karanlık günlerini- tasvir ettikten hemen sonra ekler:

“herşey düzeninde görünüyordu kısacası

istanbullular her gece mehtaba çıkmağa başladılar”

“Fehim Paşa Konağı”nı izlediniz mi, bilmiyorum. Lakin “İstanbullular” ve “mehtap” kelimeleri yan yana geldiği anda kulaklarınızda o eski, tanıdık ezgi çınlayacaktır:

Biz Heybeli’de her gece mehtâba çıkardık

Sandallarımız neş’e dolar zevke kanardık”

Evet, İstanbullular, asırlar boyunca, talihin en korkunç dönemeçlerinde eğlencelerinden ödün vermediler. Belki bunun temelinde, Şehrin büyük kardeşi Roma küller içindeyken Nero’nun lirini çalması vardır! Kaç kanlı ayaklanma, kaç onur kırıcı işgal, kaç karartma gecesi, kaç açlıkla geçen gün… Neler gördü İstanbul, neler; ama ne Sadâbâd’ın yerinde yeller esen kasırları, ne Boğaziçi’nin saltanatlı yalıları, ne Göksu’nun yaşmaklı hanımlarla dolu sandalları, ne Çamlıca’nın araba sevdalıları, ne Tepebaşı Bahçesi’nin müdavimleri bir an olsun şaşmadılar zevk ü safa âlemlerinden.

İstanbullu olmanın bir gereğidir belki bu da; her sabah başlayan trafik çilesinden her gece son bulması için yakarılan günlük hayatın keşmekeşine, İstanbulluların bir başka sığınağı olmamasıdır belki bunun sebebi. Nero’dan ya da Patrona Halil’den; hatta Yesârî Âsım Bey’den hiçbir şey kalmadı bugün. Halit Ziya’nın “elmas yağmuru”nun izlendiği Tepebaşı Bahçesi, TRT’ye ait çirkin bir bina ve otoparklara taksim edildi; Münir Nurettin Selçuk’un Kalamış’ından tatlı bir huzuru bırakın, temiz bir deniz kokusu almak bile mümkün değil artık. Çamlıca’nın yeşil kalan son santimetrekarelerinden söz etmekteyiz; Selahattin Pınar’ın hiç unutmadığı Afife Jale’ye bir bahar akşamı rastladığı Kuşdili’nin hâlindense bahsetmeye sanırsam lüzum yok. Bu kadar “uzak” on yıllar bir yana; dünün İstiklâl Caddesi’ne hep birlikte yas tutmuyor muyuz?

WhatsApp Image 2017-08-23 at 14.15.57

Bu yazıda kullanılan üç fotoğraf Tuğrul Özçelik tarafından çekilmiştir. (IG: tugrulozcelik)

Amacım Abdülbaki Gölpınarlı’dan başlayıp Aydın Boysan’a ulaşan bir çizgide eski İstanbul güzellemesi sunmak değil, elbette. Artık neredeyse beş-on yılda bir çehresi değişen ve çehresi değiştikçe halkının da adetlerinde büyük farklılıklar meydana getiren Şehrin tüm bu kayıplarının yanında; onu eşsiz yapan güzelliğini başka formlarda koruduğunu da ifade etmek, bir İstanbullunun boynunun borcudur.

Öyleyse, sokağa çıktığımız anda atomaltı parçacıklar gibi oradan oraya savrulan milyonlarca kişi; bin yıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bu gelenekleri nasıl korumakta? Şehirle beraber evrilen mekânın hafızası kendini hangi yollarla devam ettirmekte? Hülâsa, İstanbullunun bugünkü eğlence coğrafyasının sınırları nedir?

Akıllara ilk gelenler muhakkak ki Boğaz hattı boyunca sıralanan ve Moda Burnu’ndan doğuya uzanan sahiller; Kadıköy ve Karaköy; Akaretler ile Nişantaşı arasıdaki şık semtler; Levent’ten Maslak’a mantar gibi biten birkaç konser salonu ve gösteri merkezi olacaktır. 2017, İstiklâl’in öldüğü yıldır ve belki akılda beliren bu imajlar; sınıfsal ve kategorik bazı önyargıların ya da beğenilen imbiğinden süzülerek belirmiştir. Bu elbette, başka bir yazıda uzun uzadıya tartışılabilir.

Gelgelelim, bu noktada ilk örneğe dönmek istiyorum: Sahiller.

Farklı sosyal özelliklere sahip grupların kompartımanlarını oluşturduğu bir tren gibi Boğaziçi’nden Marmara’ya yayılan sahiller. Karadeniz’in mangal ve yüzme sevdalılarının durağı Sarıyer’den başlayarak süslü ve mağrur Bebek ile Arnavutköy’e -karşısında Göksu, Anadoluhisarı ve daha mütevazı Çengelköy’e- inen bu narin çizgi; Beşiktaş ve Üsküdar iskeleleri ve meydanlarınca kesilir. Halktan gasp edilerek otellere, cafélere, otoparklara ve çirkin meydanlara verilmiş İstanbul sahilleri batıda Bakırköy ve ötesine doğru sessizce kıvrılırken; doğuda çok daha görkemli ve tantanalı bir görünüme kavuşurlar: Kadıköy’den Avrupa’ya uğurlanan son deniz taşıtlarının ardında görünen “Moda Sahili”, ağır ağır kayayı aşındıran su damlaları gibi bu noktadan akmaya başlar; Fenerbahçe’den itibaren gürüldeyen bir çavlana dönüşür ve nihayetinde Adaların dingin manzarasında büyük bir havuz oluşturan “Caddebostan Sahili”ni meydana getirir. Bu su, şüphesiz -artık- Maltepe ve Kartal’da çok daha büyük göletleri beslemektedir; lakin “aynı ırmakta iki kez yıkanmaz” darbımeselini hatıra getirircesine, Caddebostan’ın tadını bir alan, bir daha ötesini düşünemez hâle gelir.

WhatsApp Image 2017-08-23 at 14.15.56

@tugrulozcelik

Aslında Caddebostan, 100 yıldan biraz daha uzak bir zaman zarfında, ismiyle müsemma bir “bostan”dı. Uğursuz addedilen, gayetle ıssız, çapulcuların yatağı olan bu bölgeye uğramaktan halk çekinir; “Cadı Bostanı” nâmıyla anılırdı. Ancak II. Abdülhamid’in Başmabeyncisi Ragıp Paşa, mimar August Carl Friedrich Jasmund’a bu araziye iki köşk ısmarlayınca; civar semtler gibi burası da şenlikli bir hâl alır ve saray kararıyla ismi “Caddebostan”a çevrilir. Bugün, her ne kadar, birisi perili olduğu düşüncesi yaratsa ve diğeri de her görende derin hayranlık ve “Acaba burada kim oturuyor?” sorusunu uyandırsa da; bu köşklerle beraber Caddebostan, hâli vakti yerinde İstanbulluların sayfiyesi oluverir.

Yine bugün, Bağdat Caddesi’nde bir buluşma noktası olan Galip Paşa Camii gibi yapılar; artık yerinde bilmemkaçıncı defa “dönüşüm”e giden apartmanların bulunduğu köşkler; sararmış nice fotoğrafta “Ah, nerde şimdi o eski İstanbul!” diye iç çektiren Plaj; “Barlar Sokağı” gibi popüler bir isme sahip “İskele Sokağı”; 1996’da kapılarını kapatan, Behiye Aksoy’lu, Zeki Müren’li “Maksim Gazinosu”, bugünün “Caddebostan Migros”u!..

Değişime direnemeyen Şehrin minyatür bir hâli gibi Caddebostan. 1987’de bugünkü sahil yolunun açılmasıyla beraber, 2000’li ve 2010’lu yılların İstanbul’una -mübalağasız- damgasını vuracak bir çekim merkezi oldu. Artık Kadıköy ilçesinin bile dışından, hatta “Karşı”dan gelen yüzlerce insan; havaların biraz ısınmasıyla beraber yer örtülerine veya sandalyelerine kurulup kışın gelişini buradan bekliyor. Ekonomik veya sosyal onlarca nedenle, İstanbullular “Caddebostan Migros” hizasından başlayarak Fenerbahçe, “Dalyan Park”a kadar geniş bir alana kurulup; geceleri bir kadının altın kolyesiyle süslediği zarif gerdanıymışçasına Adaları seyre dalıyor.

Caddebostan Sahili, henüz “her gece mehtâba çık”ılan şarkılara ilham vermiş değil. Birsen Tezer’in sevdalı sesinde de hak ettiği yeri bulamadı. Birkaç televizyon dizisinde, öyküde zikredildi, sergilendi. Elbette bu kurgusal alandaki eksiklik, çağımıza dair pek çok işaret taşımakta. Biz sabırsızız, nesnelerimizin ömrü kısa; maymun iştahlıyız ve içinde bulunduğumuz anın keyfini sürmektense bunu beş-altı farklı sosyal medya platformunda sergilemeyi yeğliyoruz.

Fakat zevk-i selim sahibi İstanbulluların vefasız olduğunu kimse iddia edemez. Nasıl İstibdat’ın en karanlık zamanında “Şeb nedir Körfez’de Mihrabad’dan görmüş [ise] o mâh”; zamanımızın şarkıları ve şiirleri de elbet, güzel yüzlü sevgilinin koynunda en hoş rüyanın Caddebostan Sahilinde, serin çimenler üstünde ve hafif meltemler eşliğinde görüldüğünü söyleyecektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s