Sorma Güzel

Yaşamak buysa cehennem nedir, dedirten bir yaz gününde İstiklâl’in delik deşik kaldırımlarında bata çıka ilerliyordum. Bir elimde daha demin kavuştuğum tozlu kitaplarla dolu poşeti sallayarak ve salladığım torbanın kimseye çarpmayacağından emin olmaya çalışarak sola saptım. Döner, kahve, şekerleme kokularıyla mücadele içindeki toz, toprak, ter üçlüsünü geride bırakmıştım çoktan. Bir anda bahar meltemini hisseder gibi oldum yanaklarımda; sanki yeni açmış yaseminlerin selamını almış ve onların o küçücük, yeşil ellerinden bir yudum su içmiştim. Bu serabın tek sebebi Galata’ya yöneldiğim sokağın başındaki dükkandan yükselen müzik sesi olsa gerekti.

Saniyeler sürmüş bu his hangi şarkının eseri, sorusu üzerine düşünüp ilerlemeye devam ediyordum. Zeki Müren’e aitti ses; buna şüphem yoktu. Ah, ne olurdu; hızlı yemek gibi, hızlı konuşmak gibi, hızlı yürümeye de son verebilseydim! Kalbimi okşayan o sözleri belki daha net duyabilirdim.

“Pek severim…” diyordu sanki. Düşüne düşüne ilerliyordum. Hayat da ilerliyordu. Zaman, ilerliyordu. Vapur kalkacaktı, acele etmezsem bir yirmi dakika daha bekleyecektim tepedeki celladın sarı bıçağı altında. İlerleme asrımızın esası değil miydi hem? Öyleyse ben de ilerleyecektim, yollar da ilerleyecekti.

İlerledim. Ama ezgi kulaklarımı, dimağımı, dilimi rahat bırakmıyordu. “Hayır, pek severim, değil, ‘çok severim’ olacak.” Muhakkak, öyle olacak. Poşeti tutan elimden ter damlıyor. “Ah, ne olurdu; bir kere daha o seraba kapılıp serinleseydim,” demiştim ki alt geçitten çıkıp iskeleye vardım. Güneşin Süleymaniye ardında kaybolmaya başlamasını gözleyen halk da iskeleye varmıştı.

“İlerleyin!”

Akbillerin ritmik sesi dahi kafamdaki müziği bozmaya muktedir değildi. Vapura atılmış ve emniyetsizlik hissini doruklarda yaşatan o merdivenlerde yürürken bir ses yankılandı: “Git diyemem, kal diyemem…”

Hele bir oturayım da hatırlayabildiğim sözleri gugıllayıp bulurum şarkıyı, dedim sonunda kendime. Bir ilerleme kaydetmiştim sonunda. Ancak önümdeki kalabalıkta tık yoktu. İnsan seli içinde kendime yol açarak üst kata çıktım. O an tek arzum dışarda oturup Boğaz’ın serinliğinde şu şarkıyı dinlemekti. Neydi o şarkı, aman Allah’ım!

Şarkıyı düşünmek bile insanın içini titretiyor, yasemin kokusu avuçlarımdan çevreye yayılıyor, diye geçirdim bir anda. Ama hayır, bu sefer o şarkı değildi bu coşkunun sebebi.

Tam o anda beş adım ilerde onu gördüm. Karşıma Zeki Müren çıksa daha az şaşırırdım. Değişmemişti hiç. İlerlemeye devam ediyordu. Güneş gözlüğü taktığından mı beni görmüyor yoksa güneş gözlüğünü beni görmezden gelmek için bahane olarak mı kullanıyor, derken delice bir cesaretle önüne atıldım. “Merhaba,” dedim. Yüzünde, hayatım boyunca anlam veremeyeceğim bir tuhaf tebessümle, “Merhaba,” dedi ve çevresine bakındı. Hiç değişmemişti. Boyu, çiçekleri tazecik açmış bir yasemin çalısı kadar; göğsünden burcu burcu yayılıyor kokusu. Onsuz geçecek perişan ömrü düşünmeye sevk edercesine güzeldi hâlâ yüzü.

Bir tereddüt anından sonra dışarı değil de içeri oturduk. Vapur ilerlemeye başladı.

Ne kadar oldu görüşmeyeli, nerelerdeydin, niye gittin, nereden karşıma çıktın, neler yaşadın, kimlerleydin, ne kadar zamandır buralardasın, ne zaman gideceksin, nasılsın, nasıl atlattın, nasıl devam edeceksin bugünden sonra, niçin öyle bakıyorsun, neden o ifadeyi takınıyorsun, gözlerindeki o ışıltı nedir, dudakların neden titriyor, alnındaki karaltı nedendir, kaşların niçin sertleşiyor, demek öyle yaptın, demek bunu yaşadın, kaç kez şunu düşündün, kaç kez ondan kaçındın, neden böyle uzaktın.

Sorularım tükenmek bilmedi. İçimde yaseminlerden bir orman, orman değil okyanus, saltanat sürüyor fakat vapur Kadıköy’e yaklaştıkça yavaştan solmaya başlıyordu. İşte Haydarpaşa sağımızda; hayır, daha fazla sorum kalmadı.

Vapur durdu. Birbirimize baktık. Kalabalığın basamakları inip gözden kaybolmasını bekledik. Bir kez daha sarıldık; daha uzun, daha sıkı. “Seni hiç unutamadım.” dedim. Ağzını açtı ve ilk defa bir şey sormaya yeltendi.

“Sorma, ne olursun.”

Arkasını dönüp uzaklaştı. Onu tekrar gözden yitirdim. Ellerimdeki poşetler, yasemin kokusu, kalabalık; herkes, her şey yatışmış ve Rıhtım’ı bir sürekli bahar meltemi teslim almıştı. O gitmiş ama ben şarkımı hatırlamıştım. Karşıma Zeki Müren çıkmış kadar mutlu, mırıldanarak tramvayın yolunu tuttum:

“Gel gönlümü yerden yere

Vurma güzel ne olursun

(…)
Çok severim, söyleyemem

Sorma güzel ne olursun”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s